Korkuyorum.
Hem de hiç olmadığım kadar.
Yokluğunun o kûhi kollarına bir zamanlar “ülkem” demiştim. O ülkede yaşamaya da, yaşayamamaya da razı olmuştum. Bütün ağır şartlarına rağmen yine de “sen” demiş, boyun eğmiş, yerimi yurdumu orası bellemiştim.
Ama şimdi…
Şimdi o kûhi kollardan korkuyorum.
Bana açılan her kol, sanki beni yeniden aynı karanlığa çağırıyor. Oysa insanı sarıp sarmalamak için uzanan kollar, hiç ürkütür mü?
Sarılmak kötü bir şey mi?
Öyleyse neden korkuyorum?
Neyden kaçıyorum?
Geçmişe döndükçe, yol boyunca bıraktığım parçaları buluyorum. Eğilip tek tek topluyorum onları. Ağlaya ağlaya… İçimi parçalaya parçalaya…
Bir zamanlar, geleceğe giden bu yolda, “Bir gün geri dönmek istersem yolumu kaybetmeyeyim diye her adımda bir parçamı bırakıyorum.” demiştim.
Meğer ne çok dönmek istemişim.
Meğer bıraktığım yeri ne çok özlemişim.
Ve meğer, geleceğe varamayacağımdan ne kadar da eminmişim.
Ah…
Şimdi canım nasıl da acıyor.
Bir zamanlar geçmişe baka baka yürüdüğüm geleceğe, şimdi geleceğe baka baka geçmişten gidiyorum.
İnsan değişir mi?
Yoksa yalnızca kendine yabancılaşır mı?
Ben…
Değiştim mi?
Yoksa kendimi, geride bıraktığım o parçalardan biri mi sandım?
Bir gün “İnsan her şeye alışıyor.” demiştim.
Sonra korkmuştum.
En büyük korkum, yokluğuna alışmaktı.
Meğer alışmışım.
Şimdi ise korkum bambaşka.
Alıştığım acıyı kaybetmekten korkuyorum.
Çünkü insan, bazen iyileşmekten değil; yarasını kaybetmekten ürküyor.
Bahane mi bunlar?
Yoksa insanın kendine söylediği en eski yalanlar mı?
Aslolan nedir?
Sensizlik mi?
Yoksa bütün bu sensizliğin ardında saklanan tek bir hakikat mi?
Acı.
Galiba insan, en çok ona sadık kalıyor.