Bir sabah uyandım ve hiçbir şey olmamıştı.
İnsan bazen felaketi büyük bir gürültüyle bekliyor.
Bir telefon çalsın, biri ölsün, biri gitsin, bir şey kırılsın istiyor.
Oysa bazı felaketler sessiz oluyor.
Uyanıyorsun.
Perde aynı yerde.
Bardak masada.
Telefon şarjda.
Kalbin çalışıyor.
Ama sen yoksun.
İnsan kendi hayatından nasıl kaybolur, bilmiyordum.
Meğer önce sevdiği şeylerden vazgeçiyormuş.
Sonra insanlardan.
Sonra aynalardan.
En son kendinden.
Ve insan kendinden gittikten sonra kapıyı kilitlemesine bile gerek kalmıyor.
Çünkü eve artık kimse dönmüyor.
Ben uzun süre buna depresyon demedim.
Yorgunum dedim.
Biraz uyursam geçer dedim.
Mevsimdendir dedim.
İnsanlardan dedim.
İnsan, kendi uçurumuna isim vermemek konusunda inanılmaz yaratıcı.
Belki de isim verirsek gerçek olacak sanıyoruz.
Oysa bazı şeyler biz adını koymadan çok önce içimize yerleşiyor.
Bir gün aynanın karşısında uzun uzun yüzüme baktım.
Tanıdım.
Ama sevdiğim birini görmüş gibi olmadım.
İşte insanın kendisiyle arasındaki en korkunç mesafe bu:
Yüzünü tanıyıp, içindekini çıkaramamak.