Beni kurtarmaya kimse gelmedi.
Uzun zaman bunu bir eksiklik sandım. İnsan çocukken masalları fazla ciddiye alıyor. Bir kuyunun dibine düşersen yukarıdan mutlaka bir ip sarkacak, karanlıkta kalırsan birileri ışığı yakacak, çok ağlarsan sesini duyan biri kapıyı açacak sanıyorsun.
Büyüdükçe anlıyorsun; bazı kapıların dışarıdan kolu yok.
Ben de bekledim.
Bir insanın gelebileceği bütün saatleri ezberledim. Gece yarılarını, sabaha karşılarını, herkes uyuduktan sonraki o tuhaf sessizliği… Belki birisi fark eder diye acımı olduğundan daha görünür bıraktığım zamanlar bile oldu.
Kimse gelmedi.
Sonra bir gün bunun iyi bir şey olduğunu düşündüm.
Çünkü biri beni kurtarmaya gelseydi önce ona neden orada olduğumu anlatmam gerekecekti. Hangi insanın beni hangi yerimden kırdığını, hangi gece kendimden vazgeçtiğimi, neden bazı sabahlar uyanmanın bile insanın üzerine borç gibi kaldığını…
Üstelik nerede olduğumu ben bile bilmiyordum.
İnsan adresini bilmediği bir yerden nasıl kurtarılır?
O yüzden kimse gelmedi.
Ben de bir süre sonra yardım istemeyi değil, karanlıkta görmeyi öğrendim.
Şimdi geriye dönüp baktığımda kurtulduğumu söyleyemem.
Ama artık kaybolduğum yerde oturup
birinin beni bulmasını beklemiyorum.
Belki kurtulmak dediğimiz şey de budur:
Çıkışı bulmak değil,
kapının hiç açılmayacağını anlayınca ayağa kalkmak.