Adam aynanın karşısında durmuştu.
Yansıması ona bakıyordu ama o, aynadaki kişinin kendisi olduğundan emin değildi.
Ellerini kaldırdı. Yansıması da kaldırdı.
Yüzüne dokundu. Tenini hissediyordu ama sanki o tene ait değildi.
O an anladı.
Bazen insan bir yere kaçamaz.
Bu yüzden zihin, insanı kendisinden uzaklaştırır.
Belki de dissosiyasyon buydu.
Bedenin bulunduğu yerde kalırken zihnin birkaç adım geriye çekilmesi.
Acıyı başkasının başına geliyormuş gibi izlemek.
Sesleri duymak ama uzaktan geliyormuş gibi hissetmek.
Tanıdığın bir odanın içinde yabancı gibi dolaşmak.
Kendi ellerine bakıp onları yıllardır kullanmamışsın gibi incelemek.
Adam aynadan uzaklaştı.
Mutfağa geçti.
Su içmek için bardağı eline aldı ama birkaç saniye sonra neden mutfağa geldiğini hatırlayamadı.
Bardağa baktı.
Sonra eline.
Sonra etrafına.
Her şey olması gerektiği yerdeydi.
Masa.
Sandalye.
Buzdolabının uğultusu.
Pencereden giren ışık.
Duvarın üzerindeki saat.
Dünya değişmemişti.
Değişen, onun dünyaya olan mesafesiydi.
Telefonu çaldı.
Ekranda tanıdığı bir isim vardı.
Açtı.
Karşıdaki insan konuşuyor, o da uygun yerlerde cevap veriyordu.
“Evet.”
“Anladım.”
“Tamam.”
Hatta bir ara güldü.
Ama konuşma bittiğinde birkaç saniye telefonu elinde tuttu.
Az önce gülen kişinin gerçekten kendisi olup olmadığını düşündü.
Çünkü bazen insan hayatını yaşamaz.
Hayatının gerçekleşmesini izler.
Günler böyle geçmeye başladı.
Bazı anların başlangıcını hatırlıyor ama sonunu bulamıyordu.
Bazılarının sonunu biliyor ama oraya nasıl geldiğini bilmiyordu.
Fotoğraflarına bakıyordu.
Fotoğraftaki adam kendisiydi.
Bunu biliyordu.
Ama bilmek başka şeydi.
Tanımak başka.
Bir gece yeniden aynanın karşısına geçti.
Bu kez yansımasına uzun uzun baktı.
“Sen kimsin?” demedi.
Çünkü cevabını biliyordu.
Daha korkunç olan soru başkaydı:
“Ben neredeyim?”
Ayna cevap vermedi.
Yansıması da.
Adam elini cama koydu.
Soğuktu.
Bir süre öylece bekledi.
Sonra aynadaki adam da elini onun eline koydu.
Aralarında yalnızca birkaç milimetrelik cam vardı.
Ama adama kilometreler gibi geldi.
Belki insan kendinden tamamen kaybolmazdı.
Belki yalnızca kendisine giden yolu bir süreliğine bulamazdı.
Ve o gece ilk kez aynadaki yabancıdan korkmadı.
Çünkü onun başka biri olmadığını anladı.
O da kendisiydi.
Sadece kendisine çok uzaktan bakan hâliydi.
Dissosiyasyon bazen yok olmak değildi.
Orada olduğun hâlde, kendine ulaşamamaktı.