Hayatım boyunca birçok insanı kaybettim.
Bazılarını ölüm almadı.
Ben bıraktım.
Bazılarını sevmediğimden değil,
yanlarında dönüştüğüm insana tahammül edemediğimden terk ettim.
Sonra dönüp herkese beni terk etmişler gibi anlattım.
İnsan kendi hikâyesinin hem faili hem mağduru olabiliyor.
Ben bunu çok iyi yaptım.
Başıma gelenleri saydım yıllarca.
Benim başıma getirdiklerimi saymadım.
Kırıldığım yerleri ezberledim.
Kırdığım yerlerde hafızamı kaybettim.
Masum değildim.
Ama kötü de değildim.
Sanırım en korkuncu buydu.
İnsan kendisine kesin bir isim koyamayınca her gece başka biri olarak uyuyor.
Bir gece mağdur.
Bir gece suçlu.
Bir gece çocuk.
Bir gece canavar.
Sabah hepsinin yüzünü yıkayıp benim yüzümü takıyorum.
Sonra dışarı çıkıyorum.
Beni normal sanıyorlar.
Bazen buna içerliyorum.
Bunca şeyi içimde taşıyıp hâlâ sıradan görünebilmek hakaret gibi geliyor.
Sanki cehennemimin daha görünür olması gerekirmiş gibi.
Oysa insanın en büyük felaketleri dışarıdan belli olmuyor.
Saçını tarıyorsun.
Rujunu sürüyorsun.
Telefonuna bakıyorsun.
Birine gülüyorsun.
Ve kimse birkaç saat önce zihninde kaç hayatı yıktığını bilmiyor.
Ben yaşadım.
Ama yaşamakla hayatta kalmayı birbirine çok karıştırdım.
Sevdim.
Ama sevmekle sahip olmayı da.
Affettim.
Ama unutmadım.
Gittim.
Ama hiçbir yerden tamamen ayrılamadım.
Bu yüzden geçmişim peşimden gelmiyor artık.
Onu ben yanımda taşıyorum.
Eski sevgilerimi, eski nefretlerimi, eski hâllerimi…
Hepsine içimde birer oda verdim.
Sonra neden kendime yer kalmadığını sordum.
Belki insanın hayatındaki en büyük kalabalık,
gitmesine izin vermediği ölü şeylerdir.
Benim içim kalabalık.
Ama uzun zamandır kimse yaşamıyor.
Şimdi dönüp hayatıma baktığımda ne kazandığımı bilmiyorum.
Fakat ne kaybettiğimi çok iyi biliyorum:
Kendimin kaç farklı hâlini.
Ve insan herkesi kaybettikten sonra yalnız kalmıyor.
Asıl yalnızlık,
kendinden geriye kimin kaldığını bilmediğinde başlıyor.