Eskiden iyileşmeyi, adını duyduğumda hiçbir şey hissetmemek sanırdım. Bir şarkıyı yarıda kapatmazsam, geçtiğimiz sokaktan yolumu değiştirmeden yürürsem, fotoğraflarına bakmak aklıma gelmezse bitecekti. Nitekim hepsi oldu. Adın artık herhangi bir cümlenin içinden geçip gidiyor. Yüzünü hatırlamak için biraz düşünmem gerekiyor. Bazen bir zamanlar uğruna sabahladığım insanın sesini bile doğru dürüst hatırlayamadığımı fark ediyorum. İnsan, bu kadarını başarınca kendine kavuşacağını sanıyor.
Oysa geçen gün biri bana neden sustuğumu sordu. Cevap vermeden önce yüzüne baktım. Gerçekten merak mı ediyordu, yoksa vereceğim cevaptan yeni bir tartışma mı çıkacaktı? Birkaç saniye içinde söyleyebileceğim her şeyi tarttım, yumuşattım, içinden yanlış anlaşılabilecek kelimeleri çıkardım. Sonunda “Bir şey yok,” dedim. Üstelik vardı. Üstelik karşımdaki sen değildin.
Seni unuttuğumu böyle anladım. Senden öğrendiğim korkularıysa hâlâ tanıdıklıklarından dolayı kendimden sayıyordum.
Bir zamanlar ne hissettiğimi söylemek için bu kadar hazırlanmam gerekmezdi. Üzüldüysem üzülmüştüm. Kırıldıysam bunun uzun bir açıklaması, kabul edilebilir bir gerekçesi olmak zorunda değildi. Sonra seninle birlikte duygularımın arkasına dipnotlar eklemeye başladım. “Yanlış anlama.” “Seni suçlamıyorum.” “Belki ben fazla düşündüm.” Daha derdimi anlatmadan senden özür diliyordum. Bazen cümlenin sonuna geldiğimde başta neye kırıldığımı bile unutuyor, yalnızca seni kızdırmadan konuşabildiğim için rahatlıyordum.
Buna anlaşmak demiştim. Şimdi dönüp baktığımda, bazı konuşmalarımızda yalnızca benim sesimin kısıldığını duyuyorum.
Senin iyi olduğun günlerde ben de iyiydim. Bir mesajın gelince yemek yiyebiliyor, sesin sıcaksa akşam için plan yapabiliyordum. Kötü bir gün geçirdiğinde bütün günümü senin yüzündeki ifadeyi düzeltmeye ayırıyordum. Kendi içimde ne olup bittiğini sormaya vakit kalmıyordu. Benim de yorgun olabileceğim, benim de bir şeye üzülebileceğim aklıma ancak gece sen uyuduktan sonra geliyordu. O saatte de insan derdini ertesi güne bırakıyor. Ertesi gün yine sen oluyordun.
Sana “ruh eşim” diyecek kadar romantiktim belki ama gerçekte yaptığım şey daha sıradandı: Nasıl olduğumu anlamak için sana bakıyordum.
Bu yüzden gittiğinde yalnızca seni özlemedim. Sabah uyandığımda günümün nasıl geçeceğini bilemedim. Telefon sessizdi; buna rağmen içimde bir şey sürekli cevap vermeye hazırlanıyordu. Kimse hesap sormuyordu ama ben eve geç kalınca hâlâ açıklama düşünüyordum. İstediğim gibi davranabilirdim, yine de ne istediğim sorulduğunda duraksıyordum. Uzun süre bir başkasını gözeterek yaşayınca insanın kendi isteği kulağına yabancı geliyor.
İlk zamanlar sana anlatmak için iyileşmek istedim. Bir gün karşılaşırsak iyi görünecektim. Sesim titremeyecek, gözlerim dolmayacak, hayatımdan söz ederken senden sonraki boşlukları belli etmeyecektim. Mutlu olmanın bile sana gösterilecek bir tarafını düşünüyordum. Sen yokken de gözlerinin önünde yaşamaya devam ediyordum.
Sonra bir sabah kahvemi içerken uzun zamandır seni düşünmediğimi fark ettim. Bunu sana söyleyemeyecek olmak canımı acıtmadı. Hatta kimsenin bilmesine gerek yoktu. Kahvem soğumadan içtim. O sabahın anlatılmaya değer bir tarafı yoktu belki; ama ilk kez güzel bir anın içinde, onu kimin görmesini istediğimi düşünmeden oturabildim.
Yine de her şey düzelmedi. Hâlâ bazen birinin kısa cevabında kendime yöneltilmiş bir öfke arıyorum. Bir şey istediğimde ardından hemen “Olmasa da olur,” diyorum. Güzel geçen bir günün sonuna yaklaşırken sebepsizce tedirgin olduğum oluyor. Bunları fark ettikçe kendime kızmamayı öğreniyorum. Zaten yeterince uzun süre, incindiğim için de suçlu hissettim.
Artık senden önceki hâlime dönmeyi de beklemiyorum. O kadını seviyorum; kolay inandığı için küçümsemiyorum, kaldığı için azarlamıyorum. Bildikleriyle, umduklarıyla, elinden geldiğince sevmişti. Her şeyi bugünkü aklıyla bilmek zorunda değildi. Bazen insanın kendine söylemesi gereken en zor cümle bu oluyor: O zaman bilmiyordun.
Şimdi birinin beni sevip sevmediğini anlamaya çalışırken, onun yanında kendime nasıl davrandığıma da bakıyorum. Söyleyeceklerimi yine içimden prova ediyor muyum? Bir isteğimden söz ettiğimde hemen arkasından vazgeçmeye hazırlanıyor muyum? Kırıldığımda karşımdakinin gönlünü almaya mı uğraşıyorum? Bunların cevabını her zaman ilk anda bulamıyorum. Bazen eve dönünce, bazen konuşmanın üzerinden günler geçince fark ediyorum. Ama artık fark ettiğim şeyi sırf birini kaybetmemek için kendimden saklamıyorum.
Geçen gün yine “Bir şey yok,” dedim mesela. Alışkanlık, düşüncemden önce davranmıştı. Sonra durdum. Konu değişmek üzereyken “Aslında var, anlatmak istiyorum,” dedim. Sesim biraz titredi. Karşımdaki dinledi. Dünyanın en sıradan konuşmalarından biriydi belki; benimse o akşam eve dönerken aklımda söylediklerimden çok, onları geri almak zorunda kalmayışım vardı.
Her gün böyle olmuyor. Bazen hâlâ susuyorum. Bazen bir mesajı göndermeden önce gereğinden fazla okuyorum. Fakat artık bunları yaptığımda seni aramıyorum. Eskiden içimde bıraktığın her sıkıntının cevabını yine senden beklerdim. Bana neden böyle davrandığını yeterince iyi açıklarsan rahatlayacağımı sanırdım. Söyleyeceğin tek bir cümlenin, yaşadığım bütün o günleri daha katlanılır bir yere koymasını istiyordum. Şimdi bazı şeyleri hiçbir zaman senden duymayacağımı biliyorum. Hayatımı, bir gün anlayıp anlatmanı bekleyerek geçirmeyeceğim.
Sana söylemek için biriktirdiğim cümleler de azaldı. Eskiden zihnimde karşına oturur, hiç bölmeden beni dinlediğin uzun konuşmalar yapardım. Gerçekte tamamlayamadığım her şeyi orada tamamlardım. Artık bazen o konuşmanın ortasında aklıma başka bir şey geliyor: Alınacak ekmek, aranacak bir arkadaş, yazmak istediğim bir paragraf. Düşüncem senden uzaklaşıyor ve ben onu geri çağırmıyorum. Yarım kalmana izin verebiliyorum.
Kendime gelmek biraz da böyle sürüyor. Büyük kararların ardından değil, günün içinde verdiğim küçük cevaplarla. Yorgunsam buluşmayı başka bir güne bırakıyorum. Bir şeye gücüm yetmediğinde bunu uzun uzun haklı çıkarmamaya çalışıyorum. Fikrimi değiştirdiğimde kendimi tutarsızlıkla suçlamadan önce, gerçekten ne istediğimi dinliyorum. Kolay değil. Yıllarca başkasının tepkisine göre seçtiğim kelimeler arasından kendi sesimi ayırmaya çalışıyorum.
Bazen seni tanımadan önceki fotoğraflarıma bakıyorum. O kadının yüzünde artık sahip olmadığım bir rahatlık görüyorum. İçim burkuluyor. Ama fotoğrafı kapattıktan sonra bugünkü kendimi cezalandırmıyorum. Ben de bir gün, şu anki hâlime bakıp ne kadar uğraştığımı hatırlayacağım. Belki yüzümdeki yorgunluktan önce, devam etmiş olmamı göreceğim.
Seni unuttum; kendime gelmek hâlâ sürüyor.
Dün biri bana ne istediğimi sordu. Ağzıma gelen ilk cevap yine “Sen bilirsin,” oldu. Bu kez söylemeden biraz bekledim. Ne yemek istediğimi düşünecek kadar küçük, kendimi duyacak kadar uzun bir süre.
Sonra söyledim.