Her duvardan bir kafa çıkıyor. Hepsi aynı şeyi söylüyor:
“Rezilsin.”
“İnandım,” diyorum. “Tamam, öyleyim. Susun artık.”
Bir an susuyorlar. Yorganı çeneme kadar çekiyorum. Tam uyuyacakken bu kez başka bir kelime geliyor:
“Komiksin.”
Koridordan ağır ayak sesleri duyuluyor. Bir adım, sonra bir adım daha. Evde benden başka kimse yaşamıyor. Yine de ses kapımın önüne kadar geliyor. Nefesimi tutup kapı koluna bakıyorum. Kımıldamıyor. Ayak sesleri uzaklaştığında da yerimden kalkamıyorum.
Sabah koridoru baştan sona geziyorum. Kilit kapalı. Ayakkabılarımı bıraktığım yerde buluyorum. Gece duyduklarımı bunların hiçbiri susturmuyor. Kendime “Burada kimse yok,” diyorum; sonra neden bunu kendime söylemek zorunda kaldığımdan korkuyorum.
Telefonumda biriken mesajlara bakıyorum. “Nasılsın?” diye sormuş biri. Ne yazacağımı bilmiyorum. “Dün gece evimde birini duydum,” desem inanır mı? “İyiyim,” desem konuşma biter, ama ben yine bu evde kalırım.
Doktor bana sesler hakkında sorular sorduğunda önce sustum. Söylersem bir daha hiçbir sözümün ciddiye alınmayacağından korktum. Oysa aynı görüşmede uyuyamadığımı, günlerdir banyo yapmakta zorlandığımı, sevdiğim kitabın bir sayfasını bile bitiremediğimi de anlattım. Bütün bunlar hayatımı dolduruyordu; kimsenin görmediği kafalar kadar yer kaplıyorlardı.
Eve döndüğümde hava kararmış oluyor. Kapıyı açmadan önce bir süre bekliyorum. İçerisi sessiz. Işığı yakıp masaya oturuyorum; gece bir ses duyarsam saatini yazabilmek için kâğıtla kalemi yanıma koyuyorum.
Sonra kitabımı açıyorum. İlk paragrafta birkaç kez başa dönüyorum. Dışarıda biri merdivenlerden iniyor; kapı sesi geliyor, sokaktan bir araba geçiyor. İçeride duyduğum bir sesin ne olduğunu anlamaya çalışırken dışarıdaki sesleri de dinliyorum. Bu gece evde yalnızım. Sabah doktora anlatacağım şeyleri yazacak kadar da buradayım.