Akrep yelkovanı nasıl da kovalıyor öyle. Yakaladım dediği anı beklemeden bir bardak su doldurdum kendime. Anksiyetem fırladı. Zamanla aram hiçbir zaman iyi olmamıştı.
Bir şeyleri hep geç fark ettiğimi düşünürdüm. Kırıldığımı, özlediğimi, sevdiğimi… Hepsini, söylemek için uygun an geçtikten sonra anlardım. Saatin karşısında durup suyu küçük yudumlarla içtim. Sanki yavaş içersem gece de yavaşlayacaktı.
Seninle geçirdiğim son akşam da böyle yapmıştım. Gitmen gerektiğini söylediğinde başımı sallamış, kapının yanında ayakkabılarını giyişini izlemiştim. Tam çıkarken dönüp “Bir şey mi diyecektin?” diye sordun. Vardı. Üstelik bir şey değil, bir ömürlük cümle vardı dilimin ucunda. Ben “Yok,” dedim.
Kapı kapandıktan sonra aklıma yüzlerce cevap geldi. Hepsi kusursuzdu; hepsi geç kalmıştı.
O geceden beri saatlere kızıyorum. Çünkü insanın içinde bazı anlar bitmiyor, ama duvardaki saat bunu hiç umursamıyor. Ben hâlâ o kapının önündeyim; akrep çoktan başka bir geceye varmış.
Bardağın dibinde biraz su kaldı. İçmedim. Birinin dönmesi için masada bir şey bırakmaya benzeyen şu küçük alışkanlığıma baktım. Sonra bardağı lavaboya götürdüm.
Sana söyleyemediğim cümleyi artık söyleyebilirim: Gitmeni istememiştim. O akşam bunu bilseydin belki kalırdın, belki yine giderdin. Benim yıllardır dönüp durduğum yer, senin verdiğin karar değil; kendi sesimi duymamış olmam.
Saat ilerledi. İlk kez peşinden gitmedim.