Doktorlar ilacı geç yazmadı.
Hayat yarayı erken açtı.
O yaşta bir çocuğun bilmemesi gereken şeyler öğrendim.
Susmayı öğrendim.
Korkmayı öğrendim.
İnsanların bazen canavar olabileceğini öğrendim.
Ama en çok da yutmayı öğrendim.
Öfkemi yuttum.
Kelimelerimi yuttum.
Çığlıklarımı yuttum.
Yıllar geçti.
Büyüdün dediler.
Oysa bazı çocuklar büyümez.
Sadece boyları uzar.
İçlerinde ağlayan çocuk ise olduğu yerde kalır.
Sonra bir gün eline küçük beyaz bir hap verirler.
Ve adına antidepresan derler.
Ne garip.
İnsan yıllarca taşıdığı yükü birkaç miligramlık bir ilacın sırtlamasını bekliyor.
Oysa benim derdim mutsuzluk değildi.
Benim derdim hatırladıklarımdı.
Hatırlayamadıklarımdı.
İçimde konuşup duran seslerdi.
Bir türlü kapanmayan kapılardı.
Yine de içtim.
Çünkü bazen iyileşmek için umut etmek gerekir.
Bazen insan ilaca değil,
ihtimale tutunur.
Belki geçer diye.
Belki hafifler diye.
Belki bir sabah uyandığında içinde taşıdığı mezarlık biraz sessizleşir diye.
Geçmedi.
Ama değişti.
Çünkü zamanla anladım;
Antidepresanlar acıyı yok etmek için değil,
İnsan acının altında ezilmesin diye var.
Ve bazı yaralar vardır ki,
Onları ne ilaç iyileştirir,
Ne zaman.
Bazı yaralar sadece insanın bir parçası olur.
Tıpkı benim gibi.
İlk antidepresanımı yirmili yaşlarımda içtim.
Ama içimdeki çocuk,
Yıllardır kendi kendine tedavi olmaya çalışıyordu.
Bu yaşıma kadar herkes bana bir isim verdi.
Çevremdekiler;
Sorunlu dediler.
Dikkatsiz dediler.
Abartıyorsun dediler.
Doktorlar ise daha uzun isimler koydu.
Bipolar.
Anksiyete.
DEHB.
Şizofreni başlangıcı.
Ne kadar çok ismim varmış meğer.
Ama kimse dönüp de ne yaşadığımı sormadı.
Kimse sekiz yaşındaki çocuğun neyi yutmak zorunda kaldığını merak etmedi.
Belki de mesele hiçbir zaman ismim değildi.
Çünkü bana verilen bütün isimlerin altında aynı çocuk oturuyordu.
Korkmuş.
Susmuş.
Ve yıllarca anlaşılmayı beklemiş bir çocuk.
Belki hastaydım.
Belki değildim.
Bildiğim tek şey şu:
içimdeki çocuk,
Yıllardır kendi kendine hayatta kalmaya çalışıyordu.