Şehrin en eski bahçesini kimse bilmiyordu.
Haritalarda yoktu.
Navigasyon oraya vardığında hâlâ “200 metre sonra hedefinize ulaşacaksınız.” demeye devam ediyordu.
Çünkü bazı yerlere teknoloji değil, pişmanlık götürüyordu.
Bahçenin kapısında paslanmış küçük bir levha vardı.
“Burada unutulan isimler yetişir.”
İlk gördüğümde bunun kötü bir şaka olduğunu düşündüm.
Sonra içerideki ağaçları fark ettim.
Her ağacın gövdesine bir isim kazınmıştı.
Ne doğum tarihi vardı…
Ne ölüm tarihi…
Sadece isim.
Bahçıvan yaşlı bir adamdı.
Elindeki makasla kuru dalları keserken bana dönmeden konuştu.
“Hangisini arıyorsun?”
“Kimseyi.”
İlk kez yüzüme baktı.
“İnsanlar buraya hep öyle geliyor.”
Sessizlik bazen cevaptan daha uzun sürer.
O da sustu.
Ben de.
Sonra cebinden küçük bir defter çıkarıp önüme uzattı.
İlk sayfasında tek cümle yazıyordu.
“Bir insan iki kez ölür. Kalbi durduğunda değil… Adı son kez söylendiğinde.”
Bunu okuyunca istemsizce arkamı döndüm.
Sanki biri ismimi fısıldamıştı.
Kimse yoktu.
Yaşlı adam gülümsedi.
“İsimler gariptir.” dedi.
“İnsan doğarken kendine isim seçmez ama ömrü boyunca ona benzemenin yükünü taşır.”
O an aklıma bir bilgi geldi.
Eski denizciler yıldızlara isim vermiyordu.
Çünkü isim verdikleri şeye sahip olduklarını sanmaktan korkuyorlardı.
Belki bu yüzden insanlar birbirini tanıdığını zannediyor.
Adını biliyorlar.
Mesleğini biliyorlar.
Doğum gününü biliyorlar.
Sonra “Seni tanıyorum.” diyorlar.
Oysa bir kitabın kapağını ezberlemek…
İçindeki hiçbir cümleyi okumak değildir.
Bahçıvan elindeki makası toprağa sapladı.
“Gel.” dedi.
“Sana en yalnız ağacı göstereceğim.”
“Üzerinde hiç isim olmayanı mı?”
Başını salladı.
“Hayır.”
“Üzerinde binlerce kişinin adı yazan ağacı.”
Şaşırdım.
“Nasıl olur?”
Elini gövdeye koydu.
“Çünkü bazı insanlar herkese benzer.”
“Bu yüzden…”
“Hiç kimse onları gerçekten hatırlamaz.”
Ve ilk kez o gün düşündüm.
Belki unutulmak…
Kimsenin seni hatırlamaması değildir.
Herkesin seni aynı kişi sanmasıdır.